Kar Yağar Kar Üstüne...
Hamit KİRAZ
Bu kış, eski kışları andırıyor.çetin geçiyor.
Hani kış gelince birbirimizi arar, “Oralarda ne var ne yok?” diye sorarız ya… Kar, kış, don, üşüyoruz sanki hiç böyle bir kış görülmemiş gibi sohbetler uzar gider. Kar yağar, kar üstüne… Dert gelir, dert üstüne…
Aşık Mahsuni der ya:
“İnce ince bir kar yağar fakirlerin düzüne,
Neden felek inanmıyor fukaranın sözüne…”
“Öldük öldük biz açlıktan, etme ağam ne olur…”
Ama kış ne kadar sert geçerse geçsin; içimizi üşütse, bizi zorlasa, darlık verse de bilmeliyiz ki her cefanın bir sefası vardır. Her kışın mutlaka bir baharı olur. Kış olmasa beklediğimiz bahar gelmez; toprağın bereketi artmaz, barajlar dolmaz. Çetin geçen kışlar, aslında bolluğun ve umudun sessiz habercisidir.
Kışın bir de özlenen hâli vardır…
Bir köy evi mesela. İçinde yanan bir soba, sobanın yanında bolca meşe odunu. Odun sobada iyice kızmış; üstüne ekşili sac ekmeğini atmışsın. Ekmeği kızartıp içine post çökeleği, biraz da tereyağı koyup dürüm yapmışsın. Yanında bir kuru soğan… Değme keyfine. İşte o an, kışın soğuğu bile insanın içini ısıtır.
Gece ilerleyince sobanın üstüne buğday kavruğu, nohut ya da meşe peliti atılırdı. Eskilerin keyifle yediği kış çerezleriydi bunlar. Dayım anlatırdı: Soğuk havalarda adam davarını mağaraya koyar, ateşini yakar, meşe pelitlerini ateşin içine atarmış. Pelitler patladıkça şalvarının üstüne sıçrar, kabuklarıyla şalvarı yakar, demişler.
“Ne yapıyorsun amca?” diye sorarlarmış.
“Amcanızın her gece keyfi böyle yerinde işte,” dermiş.
Buğday kavruğu, nohut kavruğu, pelit kavruğu… Sobanın üstünde kestane… Kafa dengi arkadaşlar, güzel sohbetler, espriler, masallar… İşte kışın asıl özlenen tarafı da budur.
Soğuğuyla değil; hatıralarıyla, anılarıyla insanın içini ısıtan kışlar…